Diriliş Şairi Erdem Bayazıt
Yazar: Murat Soyak
İnsan, umut ile yaşar. Yürümek, umut ile…“Beton duvarlar arasında bir çiçek açtı”. Karanlıklar dağılacak elbet. Kötü gidiş bir gün son bulacak. Fert fert varoluş sorgusu. Karşı duruş, bilenmiş bir bilinç ile…Yangınlardan, yıkımlardan geçip yeniden başlamak mümkün. Yaralarını sağaltan yiğitler yolda şimdi: “Sizin bahçenizde büyüyecek imanın güneş yüzlü çocuğu”.
Ve şehirde karşı yapılar, karşı dil, karşı öneri. Kabul edilemez. Bu çürüme, bu bozgun karşısında susma. Kalabalıkların uğultusu, makine sesleri… Söyleyecek bir sözümüz var. Aşka, inanca, toprağa, insana doğru yürüyüşümüz devam edecek: “Bir adam belki de en çok bir rüzgârdır şimdi.” Huzursuzluğu çoğaltan bu yapılanma değişmeli. Kurgulanmış şehir hayatı boğuyor insanı. Çelik kapılar, çıkmaz sokaklar ve göç etmiş kuşlar… Nerede insan sıcaklığı? “Durmasın ulu rüzgâr şehri göklere savursun.” Geçmiş zamanda kalan iyilikler, güzellikler… “Bizim ellerimiz vardı şimdi onlar nerede”. Biz vardık bir zamanlar… Bir türküyü birlikte söylemek gibi. Sarmaşık duygular, düşünceler ikliminde bir ahenk vardı: “Biz vardık şimdi o biz nerede.” Şimdi bir başına, yalnızız…Çoğalan gürültü, pas… “Şehir bir mahşer gibi içimizde ölür.”
Ansızın çıkagelir, ölümdür. Yeryüzü üzerine ne kadar hesap varsa bozulur, ölümdür. Gün ortasında bir çağrı ve dünyadan kopuş, ölümdür. Muhasebe…“Ölümü konuşan damla damla.”
Şehirde olmak ölüm ile eşdeğer. Hatırlatır birisi, diğerini. “Altımızda kayan bu ölü şehri durdursana”. Kötü gidişin farkında oluş ve çözüm noktasında arayışlar… Çocuklar ile geleceğimiz aydınlık, umudu çoğaltır çocuklar.
“Bir tren atılır kurşun gibi geceye.” Zaman zaman içinde, yeni güne hazırlık… “Sayfalar sayfa olurken Kur’an’la”. Yeni bir oluşa şahit oluş, okunan sayfalar… Hakikat bir kez daha dile gelir.
Eşyadan, maddeden kurtuluş çabası. Sesler maveraya çağırır: “Sebeb Ey”. Sonsuzluğa duyulan hasret , tabiat kitabından işaretler ile yolculuk. Ve nihayet “Aklı yontan o sonsuz sesi bulur.” İnsanı kuşatan, boğan madde zindanından kurtuluş anlatılır: “Ve beyaz îman çizer sesini / Tamamlar kavisini”
Dostların bir bir ayrılışı, ölümü. Artan yalnızlık: “Onlar gittiler”. Geride kalan şimdi hatıralara sığınır. Hayatın içinden bir tablo bu. Hüzün renginde: “Onlar gittiler / Giderken bir muştu gibiydiler”
Yanlış yapılar, karanlık pazarlıklar… Kirli çark dönüyor. Bir gün kurtuluş için hareket başlar ve beklenen yiğitler gelir: “Yüzleri Mekke ülkesi gözleri Medine çeşmesi”. Güzel insanların gelişi ile arınmaya durur şehir. Zulüm son bulsun diye, hakikat egemen olsun diye bu geliş: “Taradılar gözleriyle ağır ağır şehrin saçlarını / Akladılar bir bir bitlerini / Fosfor ellerini uzatarak balkonun uçsuz uzantısından / Yanan şehri tuttular.”
“Yağmur yüzümüze değince / Çıkacağız yola”. Her yenilgiden, yıkımdan sonra başlayan sorgulama. Uzun sürmüş duraklama, gerileme sonrası yeniden başlamak: “Ey düştüğü yerden kalkmağa hazırlana ülke”.
Beş vakitte öğreti, sefere çıkma vakti. Müslümanca bir bilinç ile olup bitenleri düşünmek. Nerede yanlış yapıldı, nedir bu yenilgilerin sebebi? “Kargaların sırtlarlarla anlaştığı bir günde / Bir yabancı fırtınaya tutulan yapraklarım.” Bu olumsuz durum ilelebet devam edemez:
“Elbet kıracağım bir gün bu ihanet kelepçesini”. Yetimin, yoksulun hakkı sorulacak elbet; emeğin karşılığı verilecek: “Gündüzler nasıl beklerse gecenin bitmesini / Sabırla söküyorum bu tarih gecesini”. Dünyanın bütün mazlumları için sözümüz. Evrensel bir çağrıdır bu: “Birden aydınlık kazanır zulma uğramış bütün yürekler”. Ve umudu, muştuyu yüklenir mısralar: “Dünyanın kalbini dinle geliyor adım adım / Dallar meyvaya dursun toprak tohuma dursun / İnsan barışa dursun selâma dursun zaman / Sabır savaş zafer. Adım: MÜSLÜMAN”
Çağa tanıklığın işareti şiir. Akan kan, yaralı anne, masum çocuk… “Bosna’ya Yazıt”
“Boşluk-lu Yaşamak” şiirinde haksızlığa uğramış bir insan ve seyirci kara kalabalık var. Bir sahne canlanıyor gözümüzde. Bir sahne acıyı çoğaltan…
Karanlık, korkak idamlıklar, yeni bir çağ, bombalar, beyaz çarşaflarda al kanlar, kimsesizlik… Zor zamanda bir ışık olmak. Bütün olumsuzluklara karşın yine de umut var: “Ben sizi mavi sabahlara sararım” ve “Ben serin mezarlara muştular götürürüm”.
Hep teyakkuzda şair, uyarıcı, yol gösterici… “Bir gürültülü yaşamağa gidiyor dünya boşalan bir deniz gibi / Bu sesler ormanında kaybolan bir çağ bu / Nereye gitsem hep apartmanlar çıkıyor önüme / Alıp başımı duvarlara çarpıyor bu yollar / Gidip gelmelerim bu dar sokaklarda / İnsanların koşup dolduğu bu dar yapılarda / Bir kısır döngüye girmek için çabalar / Biz bunun için mi geldik”. Yaşadığı zamandan hoşnut olmadığını duyuran mısralar. Bir çağ eleştirisi diyebiliriz: “Her şey bir makina düzenine gidiyor”. Bu sınırlı çağdan kurtulmak ister: “Irmak yatağına sığınıyorum sınırlı bir çağ bu”. Bitmez tükenmez oyunlar, yalanlar, hileler sarmalında dünya: “Baktığımız her şeyde bir yalan kabuğu”. Yılmak, yıkılmak yok. Direniş çağrısı: “Bir ağacı büyütüyorum her yerimle”. Susmak bazen en güzel cevaptır. Susmak, için için yeniden hazırlanmak sefere: “Susmanın kalesine sığınıyorum / Önümde karanlıktan duvarlar / Sırtımda insan yüklü bir gök var”.
Mazide kalan evler, o evlerdeki sıcaklık, ahenk…Yitik iyilikleri, güzellikleri arayan bir bakış: “Siz oturdunuz mu hiç kıldan ince uçurumlarda”
Ölüm daima gündemdedir. Ölümü anlamak ve anlatmak çabası: “Bekleyin geliyor ölüm usulca / Usulca girer koynunuza”
Kar yağıyor. Rahmet, bereket… “Dünyanın en uzun hüznü yağıyor / Yorgun ve yenilmiş insanlığımızın üstüne”. Karın yağışı ile başka bir sayfa açılır. Bir imkandır yol bulmak için bir imkandır mavera için: “Belki bulmağa gidiyorsun kaybettiğimiz O insan ve tabiat çağını” Karanlık denizlerde saklı inciler ve hatıralar, vefa duygusu, bağlılık… “Karanlık denizlerin dibinde / Birtakım incilerin olduğunu / Birtakım incilere ve hatıralara / Neden bağlı olduğumuzu unutma”
Yalnızlık üzerine söylenmiş: “Katı bir yalnızlık bu bilmelisin”. Kırgın, kaygılı, tedirgin bir hali var: “Kalbim niçin bu kadar yabancı sen niye yoksun”. Bu bunalım bir yere kadar. Kuşatmayı yarmak gerek: “Hadi tut elimden gök gibi ölü kadar yalnızım”.
“Sabah Koşusu” aydınlık bir şiir, her mısrada yaşama sevinci dile geliyor. Güneş, rüzgâr, serinlik, deniz, karınca, böcekler, çoban, yıldızlar, arabacı, yalın ayak bir koşu, derin asfalt… “Göğü kapatan çatıları yıkıyoruz ellerimizle / Ve şunu iyi anlıyoruz / En iyisi yürüyerek gidilir yaşamağa”.
Denize bakış… O dalgalı mavide saklı olanı, hikmet ışığı ile bulmak: “Bilmediğimizi anlıyoruz / Görmediğimizi seziyoruz”.
Çocuklar ve deniz bir şiirde. Çocuk saflığın, umudun timsali. Dalgalı deniz, hayatın ta kendisi. Hayat bir gün bize de güler elbet: “Denizin bir gülüşünü yakalıyor çocuklar ellerinde oltaları”
Dağlar için bir güzelleme, tabiata yöneliş… “Burçlarında ceylân taşıyan yücelere ey”. Kuytu yerlerinde sümbüller, nergisler eteklerinde, gökten muştu indiren güvercinler, dorukları bembeyaz, güneşe uzanan ağaçlar, derin sular… “Ey dağlar nerdesiniz ey”. Şair, şehir hayatından bıkkınlığını da ifade eder: “Kim bizi senden koparan / Hangi ses çağıran bulvarlara / Dengemizi bozan intihar vitrini bulvarlara”
Bir güvercin serinliği, ötelere kanat çırpan… “Güvercinler” şiirinde olup bitene tanıklık ve sorgulama belirgin: “Güneş sanki günahımızdı üstümüzde”.
“Artık beni parktaki ağaç bile anlamıyor”. Karamsar bir ruh halini yansıtıyor. Gün gelir hayat daha bir zorlaşır. Bütün kapılar kapanmış gibidir. Bir umut yine de vardır: “Yalnız imkânsızlığı mı anlatır bir bulut / Yağmağa hazır bekliyorsa gökyüzünde”.
Yaşadığı zamana, şahit olduğu olaylara bir eleştiri. Günah yüklü gemilerde kalın tasmalı gölgeler… Kafaları kalın, gözleri kalın, kulakları kalın…Onlardan uzak durmak ister şair. Tabiata yöneliş bir kez daha ifade edilir: “Sonra bir çağ geldi / baktım kafamda karıncalar vardı / sonra yapılardan yollardan bıkmıştım / ıssız sokaklar beni ürkütüyordu / kötü meydanlarda boğuluyordum / suları borulara almalarına kızıyordum / hele hele hep düğmelere basıp yaşamalarına çok çok içerlemiştim / sonra kalkıp afrikaya gittim / ohh afrikaya”.
Şehirden kaçıp kurtulmak ister. Yabancılaşmanın hüküm sürdüğü şehirde yaşamak azap vermektedir. Gün gelir ve şehre veda eder: “Bu şehirden gidiyorum”.
Memlekete, insana, acılara, hayata dair dokunaklı bir şiir. Destansı anlatım. Anadolu görkemli bir söyleyiş ile şiire yansır: “Sana, Bana, Vatanıma, Ülkemin İnsanlarına Dair”. Şair, yoksulluğu, gurbeti, kimsesizliği, aşkı, hakikati anlatıyor. Yaşadığımız hayatın içinden, yalın, yiğitçe…“Kelimeler ki tank gibi geçer adamın yüreğinden / Harfler harb düzeni almıştır mısralarda”.
Yalnızlık, bekleyiş ve efkâr… Sonbahar, kanatlanan hüzün: “İçimin dağlarını duman basmış”.
Nedir dünya dedikleri? Şair, dünya hayatına bakışını dile getirmiş. Dünya algısı, şu mısralarda özellikle vurgulanmış: “Bir otel odası kadar bana aitsin / Bir mağara gibi hiç kimseye / Herkese bir deniz gibi / Biliyorum sadece bir emanetsin”.
Bir yitiği aramakta şair: “Biz gene dağlara dönelim”. Dağ, toprak, gök, çimen, ırmak… Tabiat unsurlarından hareket ederek köklere, ötelere ulaşmak isteği. Ve hikmet ışığı: “Yerden göğe doğru akan incecik ırmakları / Kendime mahsus bir tarzda dinlerdim ağaç bedenlerinde”. “Tabiat Risalesi” bütün sadeliği, yalınlığı, ışığı, devinimi ile dirilişi muştular.
“Aşk Risalesi” şiiri “Dirilmek yeniden” mısrası ile başlar. Bu ilk mısra, aşk ile varılmak istenen yeri, hedefi gösterir. İnsanı boğan alışkanlıkları terk etmek, rutin işleyişin dışına çıkmak, çağın çürütücü gürültüsünden kurtulmak: “Yürürken otururken yatarken / Hep çürümek durumunda kalmış / Duyduklarımızdan dolayı kulaklarımız / Gördüklerimizden ötürü gözlerimiz / Dokunduklarımız için ellerimiz”. Şair, yaşanan durumu, şu mısralar ile açıklığa kavuşturur: “Belli bir bozgun yaşamışız / Her şeye ölüm dadanmış sanki”. Ve kalbi onaran ışığa doğru yolculuk başlar: “Aşkın son saltanatını yaşamak için mi ey kalbim / Ruhun serüvenine bir kale olmak için mi / Bu başkaldırma kanatlanma”. Yeniden başlamak aşk ile… “Ey aşk ey dirilik soluğu ey evrenin hareket kaynağı”. Dar zamandan sonsuza varmak: “Aşkın bir adı da berekettir”. Anlamak ve anlatmak bir ömür hakikati. Yılmak, usanmak yok: “Aşkın bir adı da yorulmamaktır”.
Peygamber Efendimiz ve sahabeler, Hicret dönemi, Bedir savaşı ve özellikle Uhut savaşı anlatılmış “Savaş Risalesi”nde. Şiirin anlatım imkânları ile asr-ı saadete yolculuk: “Yeni bir vakte eriyordu yürekler”. Duyarlı bir bakış. Ve mazlumun yanında: “Öyleyse ey şair sen de davranmalısın”.
Ölüm bir soru, cevap bekler. “Ölüm Risalesi” şiirinde ölüm değişik bakış açıları ve anlam boyutları ile işlenmiş. Etkili, sarsıcı bir şiir: “Damla damla oluşuyor hayat / Ölüm kımıl kımıl / Duymak kolay / Anlatmak değil”. Zaman geçiyor. Fani dünya, fani insan…“Tekrarlayıp duruyor saat / Vakit de mahlûktur / Vakit de mahlûktur”. Bir akış var öteye: “Mahlûkta devinen / Gürül gürül bir ırmaktır ölüm”. En tesirli muallim derler ölüm için. İnsan unuttuğunu bir kez daha hatırlar: “Herkes susar / Konuşur ölüm”. Gün gelir veda vaktidir. Ölüm düşüncesi üzerine odaklaşır şair, kuşatıcı anlama işaret eder: “Biliyorum yaklaşıyoruz her an / Biliyorum oruçlu doğar insan / Ölümün iftar sofrasına”. Ölmeden önce ölüp de dirilmenin çabası. Ve gerçek hayata yürümek ışık ışık…
Solmaz güzelliği aramak, sonsuz ufuklarda… “Ey hep bir kelime arayan kalbim / Sonra arayan tekrar arayan kalbim”
Bir fetih nağmesi olur şiir. Mısra mısra çağlayan… Arayış sonrasında bulmanın sevinci yaşanır: “Yoruldun ama buldun ey kalbim emâneti”. Çile döneminden sonra açılan kapılar: “Bir yol buldum öteye geçerek gözlerinden / İşte yeni bir dünya peygamber sözlerinden”. Ve ölüme dair derin, veciz mısralar: “ Ölüm bize ne uzak bize ne yakın ölüm / Ölümsüzlüğü tattık bize ne yapsın ölüm”.
Yeni şiirlerinden “Kız Kulesi” daha çok hüzün makamında. Bir yalnızlık şiiri ama umutsuz değil; yine hayata, insana, hakikate doğru. Somut bir yapıdan hareketle insanın hallerini, tarihsel akışı okumak mümkün.
Erdem Bayazıt’ın şiiri, sesli bir şiirdir. Hareketli, gür, gümrah söyleyiş daha belirgin. Sert, keskin üslûba eşlik eden lirik bir akış var. İç ahenk sağlanmış. İmgenin imkanlarından yararlanır ama imgeci değil. Yaşanan acılara, haksızlıklara karşı duyarlı. Kötülük odaklarına karşı tavır alır, muhalif. Yola ışık tutar. Gelecek güzel günleri duyurur. Savaşçı ve hep umut var. Diriliş için mücadele eder. Şiirlerinde tabiat, şehir, ölüm konuları; yabancılaşma, arayış, sorgulama ve öze dönüş odağında işlenir. “Ben” demek yerine, daha çok “biz” der. Erdem Bayazıt, şiirimiz adına büyük kazanım. Okuyucusunu bulmuş bir şair ve daima okunacak. Selâm olsun !..
“Yedi İklim” Edebiyat Dergisi, Mart 2008
Erdem Bayazıt Özel Sayısı
Add comment Temmuz 7, 2008
ERdem Bayazıt vefat etti
Edebiyat dünyasının önde gelen kalemlerinden şair ve yazar Erdem Beyazıt hayatını kaybetti. Bir dönem Türk edebiyat dunyasının önemli yazarlarının yetiştiği “Mavera” edebiyat dergisini de çıkaran, geçtiğimiz günlerde 50. sanat yılı kutlanan şair ve eski Milletvekili Erdem Bayazıt, bir kaç yıldır akciğer kanseriyle mücadele ediyordu.
Bayazıt için, pazartesi günü ikindi vaktinde Eyüp Sultan Camisi’nde cenaze töreni düzenlenecek.
Erdem Bayazıt Kimdir:
İlk ve orta öğrenimini Kahramanmaraş’ta tamamlayan Bayazıt, sırasıyla 1953′te İstiklal Ortaokulu’ndan, 1959 yılında ise Kahramanmaraş Lisesi’nden mezun olmuştur. Aynı yıl kaydolduğu İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde yüksek öğrenimine başlayan şair, tahsiline iki yıl kadar bu üniversitede devam ettikten sonra geçim sıkıntısı nedeniyle 1961 yılında öğrenimini devam mecburiyeti olmayan Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne nakleder. Bayazıt 1963 senesinde yüksek öğrenimine ara vererek askere gider. Askerliğini yedek subay öğretmen olarak Burdur iline bağlı Çuvallı, Yeşilova köyünde yapan şair, askerden döndüğünde ise tahsil hayatında büyük bir değişiklik arz edecek yeni bir kararı uygulamaya başlar. Zira Hukuk Fakültesinde başladığı tahsil hayatına artık Dil Tarih ve Coğrafya fakültesinde devam edecektir. Erdem Bayazıt askerden döndüğünde Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümüne kaydolur. 1971 yılında buradan mezun olan Bayazıt, memuriyet hayatına atılır ve edebiyat öğretmeni olarak Kahramanmaraş’ta vazifesine başlar. Mezun olduğu Kahramanmaraş Lisesi’nde edebiyat öğretmeni olarak görev yapan şair, daha sonra Kahramanmaraş İl Halk Kütüphanesi’ne müdür olur.
İstanbul Türk Musikisi Devlet Konservatuarı’nın kuruluş günlerinde genel sekreter olarak vazife alan şair, Milli Eğitim Bakanlığı’nda Basın Bürosu Memurluğu, Milli Kütüphane Süreli Yayınlar Şube Müdür Yardımcılığı görevlerinde de bulunmuştur. Erdem Bayazıt daha sonra Sanayi Bakanlığı İnsan Gücü Eğitim Daire Başkan Yardımcılığı görevini yürütürken istifa ederek kurucusu olduğu Akabe Yayınları’nın ve Mavera dergisinin yönetimini üstlenir.
Henüz öğrencilik yıllarında şiir yazmaya başlamış olan Bayazıt, Edebiyat ve Mavera dergilerinin kurucuları arasında yerini alır. İlk şiir kitabı olan “Sebeb Ey” 1972 yılında Edebiyat Yayınları arasında (2. ve 3. baskısı Akabe Yayınları), son şiirleri “Risaleler” adı altında 1987′de Akabe Yayınları arasında çıkmıştır (2. baskı 1989). Bu iki kitap İz Yayınları tarafından “Şiirler” adı altında 1992 yılında bir arada basılmıştır (4. baskı 1998). 1981 yılı Temmuz ayında Ajans 1400 adlı bir firmanın film ekibiyle beraber Afganistan’a doğru yola çıkan şair Şenol Demiröz, Yücel Çakmaklı, Ahmet Bayazıt, Çetin Tunca, Halil İbrahim Sarıoğlu ve Necdet Taşçıoğlu’ndan oluşan çekirdek bir kadro ile birlikte Pakistan’ın Peşaver kenti başta olmak üzere İran, Hindistan ve Afganistan içlerini gezer. Yaptığı bu iki aylık gezinin izlenimlerini topladığı “İpek yolundan Afganistan’a” adlı eseriyle 1983 yılında Türkiye Yazarlar Birliği Basın Ödülü’nü kazanır.
1984′te Akabe Anonim Şirketi’nin İstanbul’a taşınması kararıyla bu görevini devrederek yeniden memurluğa döner. Devlet Planlama Teşkilatı’na sözleşmeli personel olarak giren şair, daha sonra bu vazifeyi bırakır ve 1987 yılı seçimlerinde Kahramanmaraş’tan milletvekili adayı olur. 30 Kasım 1987 milletvekili seçimlerinde Anavatan Partisi’nden aday olan Bayazıt, Kahramanmaraş milletvekili seçilerek Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 18. dönem çalışmalarında Milli Eğitim ve Çevre Komisyonlarında görev alır. 1988 yılında Risaleler adlı şiir kitabıyla Türkiye Yazarlar Birliği Şiir Ödülünü kazanır. 1992 seçimlerinde adaylığını koymayan Bayazıt, İstanbul’a yerleşir. Evli ve dört çocuk babası olan Bayazıt’ın şiir ve yazıları Açı, Hamle (Kahramanmaraş), Çıkış (Ankara), Yeni İstiklal, Büyük Doğu, Edebiyat, Mavera, Yedi İklim ve Hece dergilerinde yayınlanmıştır.
Add comment Temmuz 6, 2008
DİRİLİŞ TAŞLARI / Münire Kevser Baş
“İnsan, üstüne göksel bir ışık tutulmuş, bir anlam ve amaç podyumunda rolünü acemice ya da ustaca, berbat bir şekilde ya da olağanüstü bir yetenekle oynayan, kulisten kulağına fısıldananı tam ya da yarı işiten, önceden ezberlemiş olduğu için mükemmel tekrar eden ya da kekeleyip duran, hattâ kimi zaman söylenecek sözleri içinde hazır bulan, sanki yaşantısı an an filme alınan bir eser kahramanıdır. Kimi insan bu durumun farkında ve titizliğindedir. Kimiyse farkında olmayarak bir raslantılar dizisi ve çatışmasını yaşadığını zannetmektedir.”
Sezai Karakoç. Münire Kevser Baş’ın Sezai Karakoç’un Düşünce ve Sanatında temel kavramları işlediği bu eseri, Lotus Yayınları arasından çıktı.
Add comment Temmuz 1, 2008
Sezai Karakoç memleketindeydi
Elbette Sezai Karakoç, ötekilere olduğu gibi bu etkinliğe de katılmadı. Yine de Ergani’ye getirdiği heyecanla ve Karakoç’un, doğduğu topraklarda anılmasıyla bu etkinlik, katılanların belleklerinde kolay kolay silinmeyecek izler bıraktı.
Şairin 75. doğum yılında ve tam da doğduğu ay olan gül mevsiminde Ergani Kaymakamlığı’nın çabası ve katkılarıyla düzenlenen sempozyum, iki oturum halinde gerçekleşti. Açılış konuşmasında Kaymakam Enver Ünlü, Sezai Karakoç’un Ergani için bir değer olduğuna dikkat çekti ve katılımcılara teşekkür etti. Naci Gümüş, açılış konuşmasında sempozyumun Erganili gençlere ufuk olacağını söyledi ve Karakoç’un ‘diriliş’ düşüncesine atıf yaparak, “Bugün Ergani’de diriliş günüdür.” dedi.
İlk oturumda önce Doç. Dr. Turan Karataş, Karakoç’un şiirindeki motiflerle, imgelerle şairin çocukluğunun geçtiği Ergani arasındaki ilişkileri anlattı. “Böyle bir sanatçıyla çağdaş olmak herkese nasip olmaz.” diyen Karataş’ın konuşması, Erganili dinleyiciler, özellikle öğrenciler için oldukça dikkat çekiciydi. Ardından Prof. Dr. Turgut Karabey, Karakoç’un Leyla ile Mecnun adlı eserini ele aldı. Prof. Dr. Mehmet Törenek ise Karakoç’un Batı kültürü karşısındaki tavrını çeşitli yönleriyle anlatmaya çalıştı. Prof. Dr. Himmet Uç, şairin toplu şiirlerinin yer aldığı Gün Doğmadan adlı kitabını “panoramik bir roman” olarak nitelediği bildiriyi sundu. İlk oturumun son konuşmacısı şair Ömer Erdem’di. Öteki konuşmacıların aksine doğaçlama olarak yaptığı konuşmasında Erdem, Sezai Karakoç şiirinin bir ‘kültür şiiri’ olduğunu, bu anlamda şairin T. S. Eliot, Ezra Pound gibi şairlerle karşılaştırılabileceğini belirtti. “Sezai Karakoç, şiiri sadece estetik bir olay olarak görmez.” diyen Ömer Erdem, Karakoç’un, “çilesi çekilmemiş tek dizesinin olmadığını” söyledi. Sezai Karakoç şiirinin biçimi ve içeriğiyle modern bir şiir oluşu ve II. Yeni şiiriyle ilişkisi, Ömer Erdem’in değindiği bir başka konuydu.
Sempozyumun ikinci oturumunda, Prof. Dr. Muhammet Çelik, Sezai Karakoç için kutsal kavramların önemini anlattı. Akif Emre, bildirisinde Karakoç’un siyasi fikirlerini ele aldı. Doç. Dr. Kenan Erdoğan’ın bildiri konusu ise Sezai Karakoç’un Yunus Emre yorumuydu. Doç. Dr. Alaattin Karaca ve Doç. Dr. Erdoğan Erbay, sempozyumun son iki konuşmasında, Karakoç’un Diriliş düşüncesini ve şiir serüvenini ele aldılar. Sempozyumun sürpriz konuşmacısı ise Prof. Dr. Suat Yıldırım’dı. Kendisi de Erganili olan; şairi ve ailesini yakından tanıyan Suat Yıldırım, dinleyici olarak katıldığı sempozyumda Sezai Karakoç’u “mahzun, mahcup, mütefekkir, mütevazı, müdakkik” olarak tanımladı ve Karakoç’la ilgili anılarını anlattı.
‘Şair Memleketinde - Sezai Karakoç Sempozyumu’nda, Erganili edebiyatseverler ve öğrenciler edebiyat soluklayıp taşrada olmanın yazgısını bir günlüğüne unuttular. Ergani’nin her zamankinden farklı bir gün yaşadığı âşikârdı. Bürokratlardan sıradan vatandaşa, lise öğrencilerinden etrafta gezinen çocuklara kadar herkeste bir bayram gününün heyecanı ve mutluluğu vardı. Konuşmacılar, özellikle gençlere seslenerek onlardan, Sezai Karakoç gibi bir usta şairin değerini bilmelerini ve onu örnek alarak geleceğe umutla bakmalarını istediler. Ergani’de sadece Sezai Karakoç, onun düşüncesi ve şiiri konuşuldu. Bu verimli sempozyumu düzenleyenler, Sezai Karakoç’u etkinliğe katılmaya ikna edememiş olsalar da, o gün, ‘şair memleketinde’ydi gerçekten.
kaynak: zaman.com.tr
Add comment Temmuz 1, 2008
Sezai Karakoç’a Erganili vefası
Türk edebiyatının son dönem temsilcilerinden Sezai Karakoç’un şiiri, doğum yeri Ergani’de düzenlenen sempozyumda ele alındı. Ergani Kaymakamlığı tarafından organize edilen sempozyum, iki oturum halinde yapıldı. Ergani Kaymakamı Enver Ünlü’nün açılış konuşmasıyla başlayan programda, Sezai Karakoç üzerine doktora çalışması yapan Doç. Dr. Turan Karakaş, Karakoç’un şiir memleket ilişkisi konusunu davetlilerle paylaşırken şair Ömer Erdem, ‘Sezai Karakoç şiiri’ üzerine konuştu. Erdem Karakoç, Sezai Karakoç’un şiirinin üç başlıkta incelenebileceğini belirterek, ‘Onun eserlerinde kültür, insan ve modern tarz dikkati çekiyor. Karakoç, Türk edebiyat tarihinde ‘İkinci Yeni’ grubunun son dönem temsilcileri arasındaki önemli bir şair’ dedi.
MEDENİYET DÜŞÜNÜRÜ
Sempozyuma katılan Yeni Şafak Gazetesi yazarlarından Akif Emre de Sezai Karakoç üzerine yaptığı konuşmada, edebiyatçının medeniyet eksenli bir düşünür olduğunu dile getirerek, siyaset tasarısının da bu kapsamda anlamlandırılması gerektiğini vurguladı. Emre, ‘Sezai Karakoç, kapitalist ve sosyalist sisteme karşı alternatif bir önerisi bulunuyor. Bunu İslam medeniyeti çerçevesinde belli bir yere oturtuyor’ dedi. Ergani Kaymakamlığı tarafından bu yıl ilk kez düzenlenen Sezai Karakoç sempozyumlarının, önümüzdeki yıllarda geleneksel hale getirilmesi planlanıyor.
kaynak: yenisafak.com.tr
Add comment Haziran 30, 2008
Şairi doğduğu yerde duymak
Yazar: Turan Karataş
Şairler, doğup büyüdükleri, dünya renklerini kuşandıkları ve “çocukluk cenneti” misal şiirlerine koydukları mekânı/ coğrafyayı, ilerleyen yaşlarında gördüklerinde nasıl bir duyguya bürünürler? Eşdeğer bir deyişle, dünyayı ilk görüş, ilk fark ediş, ilk algılayış, zihne bir “mıh gibi” oturan imajları ilk kaydediş yeri olan ve sonra motif motif, desen desen hatırlanıp yeni anlamlarla yoğrularak sanatın madeni yapılan intibaların daracık coğrafyası olan o yerleri, yıllar sonra görünce yaşanan nasıl bir duygudur? Bu his, yürek kabartıcı mıdır, hayal kırıcı mı, umut aşılayıcı mı, yoksa bildiğimiz türden koyu bir geçmiş zaman özlemi mi? Bunu bir şairden dinlemeye değer. Ama yaşadığım bir duygu var ki, o da söylenmeden geçilemez. Bir şiiri, şairinin doğduğu toprakların üstünde dinlemek, o atmosfer içinde şiiri dinlerken mekân ve insanın ne kadar da sıkı bir bağla birbirlerine bağlandıklarını görmek.
Ergani’de ilçenin önündeki münbit bir ovada kurulmuş Anadolu Lisesinin düzenli ve pırıl pırıl konferans salonunda, o lisenin öğrencilerinden dinlediğim Sezai Karakoç şiirleri, beni tarifi imkânsız hislerle buluşturdu. Bu gençler, ezberlerinden büyük bir içtenlikle okudukları o şiirleri yazan o büyük şairin, kendileri gibi bu kasabanın (şimdi büyük bir ilçe) rüzgârıyla karardığını, karıyla üşüdüğünü, bahar yağmurlarıyla ıslandığını, aynı gökyüzünün altında uykuya daldığını, gül kokularıyla rayihalandığını, yaz gecelerinde damlarından yıldızları gözlediğini, sokaklarında yürüdüğünü, “kara incir ve nar”larından yediğini düşünmüşler midir? Hiç değilse bunların bir kısmını aklından geçirenler olmuştur. Söz gelimi, “Masal” şiirini baştan sonra ezberinden ve sanki anlatılanları seyrediyormuş gibi, ‘masal’ın içindeymiş gibi okuyan o karayağız delikanlının, sesindeki titreyişten ve içtenlikten ben bunu çıkardım. Ergani, geçtiğimiz günlerde en anlamlı, en duygulu ve duyarlı günlerinden birini böyle yaşadı. İlçenin, daha evvel bu kertede heyecan verici, böyle manidar ve bu derece müstesna bir güne tanıklık etmiş olabileceğini sanmıyorum. Kadirbilir kaymakam Enver Ünlü’nün gayretleriyle, 75 yaşındaki Sezai Karakoç, ilk kez doğduğu ilçenin topraklarında, onun ne kıymette bir sanat ve düşünce adamı olduğunu çoğunun bilmediği hemşehrilerinin önünde anıldı, anlatıldı. Kaymakam Beyin o sıcak ilgisi şöyle dursun, tavırlarına yansıyan heyecanını, mutluluğunu görünce ışıltılı bir sevinç duydum. Dediğim şu, bir insan bazen bir aileyi, bir kurumu, bir kenti dahası şansı yaver giderse, koşullar olgunlaşırsa bir ülkeyi bile iyileştirebilip ihya edebiliyor. Yaralarını emleyerek acılarını azaltıyor. Yaşanılır bir dünyaya buyur ediyor insanları. Huzuru muştuluyor. Bunun örnekleri tarihte de, bugün de az değil. Kaymakam Enver Ünlü böyle bir idareci. Bunu nereden çıkardım. İnsanlardaki birlik ruhundan, böyle bir günü düğün bayram addedip davullu zurnalı karşılamadan, yüzlerdeki ışıltıdan, şairin memleketine buyur edilmesinden, yakalardaki Sezai Karakoç rozetinden… Hiçbir şeyden değilse, makam arabasını bırakıp misafirleriyle aynı araca binerek Baba Piran dağındaki Zülküfül Makamına gelişinden… Sezai Karakoç’u temsilen toplantıya katılan ve oradakilere şairin selamını, teşekkürünü getiren yeğeni İlkay Karakoç’un naklettiği bir söz yüreğimi kanattı. “Dayımın iki üzüntüsüne şahit oldum” dedi İlkay Bey. “Biri dedemin (Yasin Efendi’nin) ölümü; diğeri de doğduğu, çocukluğunu geçirdiği evin satılması.” Ne kadar üzülsek azdır, Ergani’de Sezai Karakoç’un evi yoktur, yani onu hatırlatacak bir yapı yoktur. Yıllar önce satılan evleri yıkılıp yerine betonarme bir bina yapılmış. Şairin, gölgesinde gelecek tasavvurlarını kurduğu, umutlarını büyüttüğü, ilk şiir denemelerini karaladığı dut ağacı da yenicek kesilmiş. Eller, şairlerinin mürekkep lekesini muhafaza ededursun… Biz, çağının en büyük şairlerinden birinin doğduğu evi bile koruyamıyoruz. Şükür ki, Diyarbakır’da ve Ergani’de birer okula ve bir caddeye Sezai Karakoç adı verilmiş. Bu toplantı vesilesiyle Karakoç’un babası Yasin Efendi’ye dair birkaç hatıra dinledim. Esnaflık yapan Yasin Efendi, 1950′lerin başında Hürriyet gazetesinde haftada bir yayımlanan Yahya Kemal şiirlerini torunu İlkay’a okutur, dikkatle dinler ve iki üç dinleyişten sonra, ilerlemiş yaşına rağmen hemen ezberlermiş. Bu kadar berrak bir hafıza. Hemşehrisi Sezai Karakoç’u “mahzun, mahcup, müeddep, mütevazı; müdekkik, mütefekkir; çağına tanıklık ve rehberlik eden Müslüman bir fikir adamı” olarak tanımlayan Prof. Dr. Suat Yıldırım anlattı. 1960 ihtilalinden hemen sonra, Ergani’de bir toplantı bir çeşit açık hava mitingi tertip edilmiş. Kasabalılar ilgi göstermemiş söz konusu toplantıya. O sırada okunan ezanla birlik evlerden, bahçelerden, kahvelerden namaz için camiye doğru hatırı sayılır bir insan akını olmuş. Bu manzarayı gören Yasin Efendi heyecanla elini masaya vurarak “işte gerçek ihtilal budur” deyivermiş gür bir sesle. Toplumsal kaygıları olan bir kasaba aydını.
* * * Bu güzel başlangıçtan sonra, Erganililerden şu beklenir artık. İlçede Sezai Karakoç adına bir dernek, vakıf her neyse bir sivil toplum örgütü kurulmalı ve bu büyük şair, düşünce adamı, her yıl doğduğu ay olan gülân (mayıs) ayında yâd edilmeli, eserleri, düşünceleri, şiirleri bilhassa gençlere duyurulmalı, anlatılmalıdır. Ergani’den yükselen bu ses, dalga dalga bütün memleket sathını tutacaktır bir gün.
kaynak: yenisafak.com.tr
Add comment Haziran 30, 2008
Şiir kartalı -Sezai Karakoç Sempozyumu’nun ardından-
Yazar: Ömer Erdem
Ergani Ovası’nı kuşbakışı gören Zülküfül Makamı’nın hemen yanındayım. Her biri arkaik birer insan izlenimi uyandıran kayalıkların üstünden vadinin sonsuzluğuna bakıyorum.
Renkler, sarı, yeşil, soluk mavi, rüzgar uçuğu kahverengisi ve yalnızlık çalımı koyu gri. Şiir, şairin şiiri, hatıraları, bazen bir fısıltı, bazen bir ceylan gülümseyişi, bazen bir aslan kükreyişi, bazen bir göl suskunluğu bazen bir rüzgar çarpışı, bazen uzaktan yaklaşan bir bulut fakat her daim o ve o. Elbette varlık, zaman, mekan, eşya ve bunların arasındakiler tek başlarına yalınlığın büyük sükutu içindedirler. Onlardaki, canlı akışı, ulu sesi, şair bize armağan etmektedir. İşte şurada, yüzlerce yıldır sessizce yatan ama insanoğluna bilmediği bir lisanla konuşan yatır da, şu yıkılmış, köhnemiş viraneleşmiş yapılar da, şu yaralı ağaçlar, şu uçsuz bucaksız dağlar da aynı kaderin hükmü altındadır ve dil, o dilin sahibi şair kalkıp gelmedikçe ebediyen yalnızlaşacaktırlar… İnsan da, eski ve yeni şehir de… İdeal ve inanç da…
Bunları düşünür ve ovanın ortasında kara gri bir kıpırdanışla yaşayan şehre bakarken kartallar geçiyor aklımdan. Kartallar, nesilleri bozulmasın diye, yumurtalarından sadece birini saklarlar ve geri kalanını kayalıklardan aşağıya bırakırlarmış. Acaba diyorum içimden, kayalıklardan yumurtasını yuvarlayan bir kartal gözü, bir kartal aklı kim bilir hangi büyük trajediyi de taşıyordur kanatlarında. Ve, Sezai Karakoç zihninin yoğrulup oluşmasında bu çetin ve yalçın kayalıkların etkisi olmuş mudur? Ki, onun satır aralarında, hayatında, şiir dokularında bu izleri bulmak hiç de zor değildir.
Yeniden Ergani’de
Sabah erken saatte, Can Bahadır Yüce ve Ali Çolak ile birlikte, İstanbul’dan uçağa binerken hafif bir ürperme vardı içimde. Bir bulanık, bir düz ışık, bir gökkuşağı, bir kaplumbağa ıslığı. Yaklaşık on yıl önce ve kısa süreliğine uğramıştım Ergani’ye. Ama gördüğüm şehir, Sezai Karakoç’un anılarında anlattığı, zaman zaman özel konuşmalarında çizgilerini aktardığı, şiirlerine yansıttığı kadar geniş ve alımlı değildi. Yaşlı bir kadının yitik yoksulluğunu hatırlatıyordu. Türkiye’ye musallat olmuş çaresiz karmaşa ve yıkılmışlık, sokaklarına ve insanların yüzlerine yansımıştı. Bana en çok dokunan, Ergani tren istasyonu olmuştu. Orada bir çocuk hayal etmiştim, ergenliğini çocukluğunda yaşamış bir çocuk. Çıkacağı ve belki de bir daha geri dönmeyeceği yolculuğun bilgisiyle alın çizgileri derinleşmiş, yüzünde şarkın bütün yükü… Kaşları yukarıda. Ellerine bakmakta. Ve ellerinin bir hayli bilgili olduğunu kavramakta.
Diyarbakır Havaalanı’nda Kemal Varol karşıladı bizi. Tanpınar’ın idealize ettiği bilgili öğretmen, öğrencilerin gözünde edebiyatı hayatın bütün gözeneklerine yayıyor. Uzun yıllardır taşrada böylesine heyecanlı ve aşkla dolu bir öğretmen görmemiştim. Ve düzenlenen sempozyumda onun büyük emeği var. Bunu daha yakından yaşadık ve gördük. Ergani Kaymakamı Enver Ünlü ise başka bir kanadı olmuş sempozyumun, bu çok önemli girişimi sahiplenerek, yönlendirerek.
Sempozyumun genel havasından ve yapılan konuşmalardan bahsetmeyeceğim. Ergani’nin tam ortasına asılan bez afiş daha çarpıcı geldi bana kimi konuşmalardan. Bir yerden kök verip baş uzatmış, hiç oradan gitmemiş ama köşeden olup biteni bütün kalbiyle yaşamış bir vicdanın, bir aidiyetin en mütevazı şekilde meydana çıkışı; meydan ortaya çıktığında.
Ve biz bir yolunu bulup, gölgeliklerinde hayat aradık şiirden ve düşünce köklerinden parça parça mırıldanmalarla. Gül kokladık Gül Muştusu’ndan izler içinde. İnsanlarıyla söyleştik. Sorular sorduk, gönendik onların cümlelerine sığınmış insanlık kozalarından çıkmaya hazırlanan kelebeklerle. Zülküfül Dağı’na tırmanırken, dönüp arkamıza bakarken, yanımızı yöremizi yoklarken, Ruhun Dirilişi’nden, Tahanın Kitabı’ndan hep birlikte o büyük eserin çemberinde hissettik kendimizi. Biraz baba gölgesi, biraz anne şefkati biraz Hızır silueti…
Bizim yaşadığımız zaman, çarpışmayan ve birbirine kardeşçe ayna olan bir zamandı. Köylerine dönen öğrencileri sevgi ve heyecanla yoldan alırken, kendimizi bu yüzden bulmuştuk. Ama biliyorduk, görünenin altında derin ve kabuk bağlamış bir fay çizgisi de tek gözü açık uyukluyordu. Ve biz ona bunu bildiğimizi en nazik cümlelerle ifade ettik.
Saygın hatırası, gül yaprağı gibi
Sezai Karakoç vaktiyle bir yazısında Necip Fazıl Kısakürek için ‘göklerin çektiği kartal’ demişti. Ve burada, Diyarbakır’da, Ergani’de Sezai Karakoç toprağını, coğrafyasını bekleyen ve onu kollayan bir kartal. Yatılı bölge okulunun yüksek tavanı altında, Sezai Karakoç’un eser gücü yanında saygın hatırası, bir gül yaprağı gibi konuşuyordu herkesin yüzünde. Sezai Karakoç fiilen orada değildi, ama içeride ve dışarıda hiçbir şey ondan koparılamamıştı. Ne gök çizgisinde, ne dut gölgesinde, ne kuş uçuşunda, ne esmerlikte, ne susuz sarnıçta, ne yatır basamağında, ne iğdelerin gümüşlenişinde…
Kaynak: zaman.com.tr
Add comment Haziran 30, 2008
Sezai Karakoç’un odasında
Yazar: Kemal Varol
“Kim verecek kedilere trafik bilgilerini,
Ki hayatlarıyla ödemekteler bir yandan
öbür yana geçmeyi”
Sezai Karakoç / Ayinler
Çocukluğunun tamamı ya da kısa bir dönemi taşrada geçmiş, taşranın nasıl bir duygu ile sarmalandığına vâkıf olan herkesin bileceği bir duygu vardır. Taşrada yaşayan çocuklar, kendi yetmezliği ve tıkanmışlığıyla, bir türlü telafi edilemez olan o eksik kalmışlık, gecikmişlik duygusuyla baş edebilmek için şehirde yaşayan uzak akrabaların hatırasıyla övünüp kendi tanımını genellikle uzaktaki yakınlarının üzerinden yaparlar. Taşrada yaşayan her çocuğun uzak şehirlerde yaşayan varlıklı, başarılı ya da övünülecek başka bir meziyete sahip bir akrabası sırf bu yüzden vardır sanki. Orada, uzakta, taşrada yaşayan çocuğa dayanak olmak için.
Diyarbakır’ın Ergani ilçesinde doğup büyüdüm. On yaşlarında olmalıydım. Sürekli şiir okuyan, şiir yazan iki ağabeyin kanatları altında şiire heves eden bir çocuk. Okul temsillerinde en öndeki sırada elindeki şiire son bir kez bakıp sahneye koşan bir çocuk taşrada. Henüz hikâyeleriyle böbürleneceği bir uzak akrabası yok çocuğun. On yaşındayken, kasabadaki müthiş halk kütüphanesinden çıkıp büyük bir dağın eteğine yerleşmiş olan kasaba merkezinden evine doğru yürüyor. Kasabanın tek gazetesi var: Ergani Gazetesi. Aldığı ilanlarla ayakta duran haftalık bir gazete. Gazete binası hep toz içinde. Kurşun harfler hep cam kenarında. Düzgün bir şekilde yan yana dizilen kutulardaki harfler o kutulardan alınıp uzun bir cümlenin ortasına atılmayı bekliyorlar. Tek katlı gazete binasının önünden geçen çocuk, bir kitap görüyor gazete camında: Şahdamar! Kitabın adı çocuğun ilgisini çekiyor. Cebindeki para kitabı almaya yetmiyor ama. “Önemli değil” deyip kitabı çocuğa uzatıyor gazete sahibi, peşinden de ekliyor adam: “İyi oku bu kitabı. Yazarı Erganili çünkü”. Sonraları çok fazla okuyamasa da asla aklından çıkaramayacağı dizeleri ilk o gün okuyor çocuk: “Ben güneyli çocuk arkadaşım ben güneyli çocuk / Günahlarım kadar ömrüm vardır / Ağarmayan saçımı güneşe tutuyorum / Saçlarımı acının elinde unutuyorum / Parmaklarımdan süt içmeye çağırıyorum seni / Ben güneyli çocuk arkadaşım ben güneyli çocuk”.
Uzak akraba
Lise yıllarında II. Yeni etkisi baş gösteriyor çocukta. Artık kendisi de şiir yazma derdine düşmüş çünkü. Cemal Süreya, Edip Cansever, Turgut Uyar derken Sezai Karakoç’un adını yeniden anımsıyor çocuk. Zülküfül Dağı, Zülküfül bahçeleri ve gülleriyle Sezai Karakoç’ta kendi kasabasını görüyor. Şiirlerindeki mistik öğeler mutlu ediyor genç çocuğu. Hepsi çok tanıdık çünkü onun için. Ama daha da önemlisi mistik öğeleri modern şiirin imkânlarıyla yorumlaması çekiyor onu. Sonra sonra “Doğu” diye bir derde düşünce dönüp dönüp yeniden okuyor Sezai Karakoç’u. Yıllar sonra Erganili genç şair üç şiir kitabı yayımlıyor. Bazen söyleşi için gittiği şehirlerde nereli olduğu soruluyor şaire. “Ergani” diyor, “hani Sezai Karakoç’un doğduğu kasaba”. Artık uzak şehirde yaşayan “uzak bir akrabası” var çünkü. Düşünsel ayrılıklarına rağmen hâlâ kendi tanımını uzak akrabası üzerinden yaptığını fark ediyor bazen. Yıllarca şiirlerini okumasına rağmen hâlâ bir türlü tanışma imkânı bulamamış ama. Hem Sezai Karakoç’un kimseyle görüşmediğini biliyor hem de şiirle olan tanışıklığı yeterli buluyor galiba. Ama bir gün kendisine yapılan bir teklifi geri çeviremiyor o genç adam. Şimdilerde yeniden yaşadığı Ergani’den İstanbul’a gidecek ve Sezai Karakoç’u Ergani Kaymakamlığı’nın kendisi için yapacağı sempozyuma davet edecek; uzak akraba dediği Sezai Karakoç’la nihayet tanışmış olacak böylelikle. Yıllardır kimseyle görüşmeyi kabul etmeyen Sezai Karakoç’la, Doğunun Yedinci Oğlu’yla görüşme düşüncesi bile başlı başına heyecan duyulacak bir olay genç adam için. Kendisine çok çeşitli çevreler ne kadar çok sıfat yakıştırırsa yakıştırsın, onu hangi anlama yerleştirirse yerleştirsin, Sezai Karakoç’un genç adam için daha dolaysız, daha yalın, çocukluğu taşrada geçenlerin daha iyi bileceği bir anlamı var çünkü: Aynı yerde doğmuş olmak.
Aslında cevabını çok iyi bildiği bir davet götürüyordu Sezai Karakoç’a: Gelmeyecekti. Zülküfül Dağı eteklerindeki köylerden getirilmiş kuru üzümleri, adına yaptırılan okulun resimlerini, Ergani’deki bir okulun arşivinde bulunan Sezai Karakoç’un ilkokul karnesini ve şairin çocukluk imzasını da yanına alarak İstanbul’a gitti genç adam. Şair arkadaşı Can Bahadır Yüce ile beraber Diriliş Yayınları’nın merdivenlerini tırmanırken, bir çocuğun uzak hafızasına sığınarak Karakoç’un dizelerini okumaya başladı içinden: “Biz inkâr eder, inkârı severiz/ Bayram hediyenizi iade ederiz / Biz mahcup ve onurlu çocuklarız / Başımızı kaldırıp bir bakmayız / Siz rüyalarınızda yaşayıp durursunuz (…) Biz yangında koşuyu kaybeden atlarız / Biz kirli ve temiz çamaşırları / Aynı zaman aynı minval üzerine katlarız / Biz koşu bittikten sonra da koşan atlarız”.
Can Bahadır’la beraber kapıyı çalıp içeriye giren genç adam, “Ergani” deyince hâlâ gözleri dolan münzevi ve mütevazı “uzak akraba”sıyla göz göze geldi. İki saate yakın bir süre çoğu Ergani’yle ilgili olmak üzere, Türk şiiri, İslâm’ın güncel sorunları, Diriliş Hareketi, Sezai Karakoç’un çeşitli alanlara yayılmış ilgileri üzerine kesik kesik de olsa uzun bir sohbetten sonra, vakur bir edayla ayakta durmaya çalışan bir aydın portresi belirdi. Sohbeti özetleyen tek kelime ise galiba “kopukluk” oldu. Başından beri kendine özgü bir Sezai Karakoç düşüncesini, bir tür kopuşu esas alan Karakoç’un bu “kopukluğa” biraz da kederle baktığını hissetti o gün. Ya kendi tabiatı ya da Diriliş Hareketi’nin çok fazla dolaşıma girmemesinden olsa gerek bir şair olarak Sezai Karakoç’un bizzat Sezai Karakoç tarafından “korunmaya” çalışıldığını gördü genç adam. Söyleşi, fotoğraf çektirme, sempozyum için kısa bir mesaj: Hiçbirine yanaşmadı Karakoç. Sadece uzun uzun sohbet etti. Dünyaya hem şair hem de bir fikir adamı olarak gelmiş ama yeterince anlaşılamamış, kıymeti yeterince bilinmemiş, bu dünyanın dışındaki kimi özel insanlar gibi “mahcup ve onurlu” duruyordu konuklarını kapıdan uğurlarken.
CAN BAHADIR YÜCE
Diriliş Yayınları’na çıkan o dar ve loş merdivenlerde çoğu kimse aynı tedirginliği duymuştur. İnsanı ürperten bu tedirginliğin sebebi, okurun, sevdiği şairin yüzünü görecek olması değil sadece - Sezai Karakoç’tan başka bir şair söz konusu olduğunda geçerliliğini yitiren bir ‘eşiği geçme’ duygusu size eşlik eder. Bu -adını tam koyamadığım- tuhaf duyguyla kapıyı çalıyoruz.
Vakit ikindiye yaklaşıyor. Sezai bey, iki elini birbirine kavuşturmuş, dirsekleri masada, onu tanıyanların iyi bildiği vakur ama mütevazı duruşuyla bizi bekliyor. (O anda ilk aklıma gelen, Necip Fazıl’ın Nurettin Topçu’yu ziyaretini anlatırken kullandığı cümle: “Buram buram Müslümanlık kokan bir oda”.) Büyük pencereli o küçük odada, Karakoç’un arkasındaki beyaz duvarda yalnızca bir Diyanet takvimi ve Yüce Diriliş Partisi’nin bir afişi göze çarpıyor. Demir ayaklı kahverengi masası şaşırtıcı ölçüde sade; hiç kitap yok. Yalnızca parti bildirgeleri ve eski bir faks-telefon. Sezai Karakoç’u bir yere davet etmek, bir sempozyuma katılmaya ikna etmek için yanına gittiyseniz, olumlu cevap alamayacağınızı baştan kabullenmişsiniz demektir. Ve onunla karşılıklı otururken çoğunlukla sessizliği bozmaya mecbur kalan siz olursunuz.
Ergani’den söz edildiğinde umduğumuzdan çok ilgi gösteriyor. “Ergani” derken bazen sesi titriyor (O dizesini hatırlayacaksınız: “Çocukken çok gözledim samanyollarını.”) “Son zamanlarda şiir yazıyoruz denemez” diyor (elbette birinci çoğul kişi ağzından konuşuyor). Şairlerin çoğunun ölünceye kadar yazdıklarını, belli bir tarihten sonra da kötü yazmaya başladıklarını söylüyor. Bir de şu cümlesi: “En çok şiir yazdığım dönemde bile kendimi temelde şair olarak değil de daha başka bir şey olarak görüyordum.” Diriliş’te yayımlamaya başladığı ve çok kişinin sabırsızlıkla beklediği hatıralarını da yazamadığını öğreniyoruz. Sezai Bey’i dinlemek insana iyi geliyor. Sesini duyarken, o ânı yaşamakla anlattıklarına dikkat kesilmek arasında tuhaf bir tereddüt… Sonra bölük pörçük cümleler… “Bazı şeylerin tamiri gecikmeden olursa oluyor” diyor örneğin. “Kimsenin yokken, ilk kez biz günlük gazeteye teşebbüs ettik fakat bizim böyle beş sayfa, bir yapraklı oldu ondan sonra herkesin gazetesi oldu. Bizim olmadı, kader…” diyor, sesinde sitem yok. “Bizim dönemimizde İslam diyemezdiniz, İslam kelimesini telaffuz edip onun için bir şeyler yapmak yasaktı”… İkinci Yeni şiiriyle ilişkisinin yanlış değerlendirildiği görüşünde: “Beraber çıktık, aynı devirde çıktık. Bir dergi, ortak şeyler de var ama aslında bizimki tamamen başka. Benimkine ‘Diriliş Ekolü’ denmesi lazım. “
Cümleler akıp gidiyor. Bazı sözcüklerin arkasında yatan hayal kırıklıklarını anlamaya çalışıyorum. İçinde bulunduğu konumda, gözlerinin parlamasına yeten o azıcık umut bile inanılmaz geliyor bana. (O konuşurken hatırlayamadığım bir cümlesini daha sonra Edebiyat Yazıları adlı kitabında bulacağım: “Sanatçı, âdeta bilmediğimiz bir dünyadan, bir kaza sonucu, dünyamıza düşmüş bir yaratıktır.”) Dünya gerçekliğini ve Sezai Karakoç’u düşünüyorum. Sıkılgan bir şekilde karşısında otururken, “Gam yemeyin efendim” demek istiyorum, olmuyor.
Veda ederken, Sezai Karakoç’a ne çok şey borçlu olduğumuzu söylemek istiyorum. “Tanrıya teslim olmayanın eşyayı teslim alamayacağını” ondan öğrendiğimizi, Dirilişin Çevresinde’den Diriliş Çağrısı’na gelinmesinde ne büyük emeği olduğunu söyleyemiyorum. Kapıdan çıkarken, Cemal Süreya’nın günlüğünde yıllar önce okuyup unuttuğum bir cümle, sanki sırf o anı bekliyormuş gibi, birdenbire belleğin derinliklerinden çıkıp geliyor: “Yaşlandık be Sezo!”
kaynak: zaman.com.tr
Add comment Haziran 30, 2008
“BÜNYÂN-I MERSÛS” – SAĞLAM YAPI
Yazar: Sezai Karakoç / 07.12.2007
Halk olarak hepimizi bir arada tutan nedir? Devlet adamlarımız ve yazar çizer, bilim adamı olan birileri, bu sorudan aciz kalmışlar ve sonunda Anayasa’ya, Anayasa’daki T.C. vatandaşlığı kavramına sığınmışlardır. Bunu sebep olarak görüyor ve gösteriyorlar. Ama, bu, sadece hukuki, resmi bir bağdır. Sebep değil, sonuçtur. Bizler, anayasal vatandaşlık bağıyla birbirimize bağlı olduğumuz için “bir arada” değiliz; “bir arada” olduğumuz için bunu bir de hukukî bir bağla güçlendirmek ihtiyacını duymuşuz ve bu bağa resmilik hüviyeti vermiş ve kazandırmışız.
Oysa bizi bir arada tutanın ne olduğunu görmek hiç de zor değil; diğer toplumlarınkine göre, çok daha kolaydır. Çünkü: bizi birbirimize bağlayan, bizi bir arada tutan bağlar, diğer toplumlarınkinden çok daha somut, çok daha yoğun, çok daha sıkıdır. “Birlikte yaşama”, bizde çok daha tabiî, çok daha keskin, çok daha anlaşılırdır.
Bizi bir arada tutan, sadece hukukî, resmi bir bağ değildir. O kutlu bir bağdır. Ah, bilsek, o ne kadar kutlu bir bağdır!
O, öncelikle “milletdaşlık” bağıdır. Ayni millete mensup olma bağı, aynı milletin “çocukları” olma bağıdır. Kutlu bir milletin çocukları olma bağıdır. Nedir bu millet? Bu millet, adıyla sanıyla “İslâm Milleti” dir. Hz. Âdem’den başlayarak, muvahhidler, müminler, Millet-i İbrahim adlarıyla gelen, Peygamber Efendimiz’den itibaren de “İSLÂM MİLLETİ” adını alan, Allah’ın izni ile kıyamete kadar da sürecek, gerçek insanlığın ve insancılığın milleti olan millettir. Bu bağla biz birbirimize kopmaz bir biçimde bağlıyız. Kimse bizi birbirimizden ayıramayacaktır. Yine de, Batı, ruhuna işlemiş fitnecilik karakteriyle boş durmamakta, bizi birbirimize bağlayan kutlu millet bağını kemirerek, farklılıklarımızı ayrımcılık, bölünmüşlük, parçalanmışlık yönünde kullanmaya çalışıyor. Milletimizi, yurdumuzu bölüp parçalamak için bin dereden su getiriyor. A.B.’ye girmek isteyen devleti, bir bahaneyle bu yönde şartlandırıyorlar. Etnik farklılıkları, inanç farklılıklarını ileri sürerek, sözde, kişilerin insanlık haklarını, özgürlüklerini koruma, sağlama adı altında aramızdaki milletdaşlık bağını gevşetmek, derinleştirmek, toplumda çatlaklıklar oluşturmak, bu çatlaklıkları büyütmek, sonunda milleti paramparça hale getirmek istiyorlar.
Batı’nın kendisine uyum sağlamamız için bizden istediklerinin içimizde hiç kimseye hiç bir gruba faydası yok. Parça için yararsız, hatta zararlı olan, “bütün” için daha çok zararlı olur.
Bizi bir arada tutan bağ milletdaşlık bağı, çok sağlam bir temele sahiptir ve yıkılmaz kale gibi bir zemine oturmaktadır. Bu, sadece, aramızda 1923’te başlayan bir hukuk bağından ibaret değildir. Bu, ezeli bir bağdır. İlâhi bir bağdır. Kur’an-ı Kerim’de zikr edilen bir bağ. Ruhların verdiği söz. Denilebilirse, bu, sadece, Rousseau’nun sözünü ettiği, o günden bu güne kabul gören içtimaî mukavele, sosyal mukavele veya bugün “toplum sözleşmesi” olarak adlandırılan sosyolojik bağdan da ibaret değildir. Metafizik bir bağdır. Ruhlarımızın ezelden verdiği söz bağıdır. Toplumsal bağ, bu bağın bir uzantısı, hukuksal bağ da bu bağın bir sonucu, uzantısı ve yansımasıdır.
Milletdaşlık, içi boş bir kavram değildir. İçi dolu bir kavramdır. Coğrafya, tarih doludur. Yurttaşlık, tarihdaşlık bu bağı çok güçlendirir. Vatandır bizi bağlayan. Vatan nedir? Millet nedir? Vatan ve millet, uğrunda ölünen toprak ve topluluktur. “Ben ezelden beri hür yaşadım, hür yaşarım” irade ve ruhudur. Ezel sözünün altını çiziniz. Halk türkülerine kadar bu ruh sızmıştır; “Urfalıyım ezelden” vb gibi, Urfalı olmak, bu milletin çocuğu olmak, müslüman olmak, Hz. İbrahim’e, hatta ezele gitmek bitişmek demektir. Yoksa, sadece, bir etnisite söz konusu değildir. Ortak bir inanç ve metafizik, ortak bir toplum yaşantısı, ortak yurt, ortak tarih, ortak bir kültür, ortak bir medeniyet oluşturmuştur. Hem milletdaş, hem yurttaş, hem dindaş, hem devletdaş, hem medeniyetdaşız.
Evet, biz milletdaşız. Bu tarihi sosyolojik toplum sözleşmesi, din ve metafizik sözleşmesi özlü bir inanç düşünce ve yaşantı bağıdır. Ayni zamanda devletdaşız. Sadece ayni toplumun, ayni milletin çocukları değil, ayni zamanda ayni devletin bağlısı, uyruğu, yurttaşıyız. Bu devlet, isim, sınır, toprak, rejim değiştirebilir. Fakat, temelde, Peygamber Efendimizin kurduğu devlet, Dört Halife Devleti, Emevi, Abbasi, Selçuklular, Osmanlılar ve irili ufaklı daha bir çok devlet görünümünde, bütüncül veya parçalı ortaya çıkan ayni devlettir. T.C. Devleti de Osmanlı Devleti’nin küçülmüşü, uzantısı ve rejimi değiştirilmişi, batılılaştırılmışı, batılılaştırılmaya dönüştürülmüşüdür. Kuruluşunda, Batıdan gelen nasyonalizm ve laiklik düşüncelerinin etkisinde kalmıştır. Bugüne kadar böyle gelinmiştir. Ancak, şimdi, büyük problem doğuruyor bu yapılaşma. Ama yine de onun altında her şeye rağmen, asıl yapı, temel yapı, ana yapı duruyor. Milletimizin ruhunda bu duruyor. A.B. hülyası, aldatmacası bu temeli yıkamayacak.
Evet, medeniyetdaşız. Ortak kültürümüz, şiirimiz, musikimiz var. Halk musikisi, klasik musiki, tüm etnik gruplar için ortak. Halk şiiri, Divan şiiri, Mevlâna, Hacı Bektaş, Y. Emre, Fuzulî, bu çeşitlilik, bu zenginlik, milleti ayırmaz, birbirine perçinler. Bunlardan ayrılmak, karanlığa düşmek, uçurumlara yuvarlanıp kaybolmak demektir. Çok ırklı, çok dilli, çok renkli bir milletiz.
Evet, Tarihdaşız. Sevinç ve üzüntü, zafer ve yenilgi, övüncü ve utancı ortak bir milletiz. Binlerle ifade edilen yılları, devirleri, zamanı, kahramanlık, yiğitlik destanlarıyla ortakça doldurdu toplumumuz. İnanç, vatan, millet uğruna binlerce öldük, şehit olduk. Şehitlik, milletdaşlığın ana harcıdır. Ne tevafukdur ki, şehitlik, birlikteliğimizin, millet yapımızın horasanıdır. Kur’an-ı Kerim’in bünyân-ı mersûs ifadesi, millet yapımızın sağlamlığını, safların sıkılığını taşları birbirine kurşunla perçinlenmiş, kenetlenmiş, bir duvar benzetmesi ile gözlerimizin önünde canlandırıyor.
Yurtdaşız. Dağlarımızı, ırmaklarımızı, yollarımızı, denizlerimizi, göğümüzü, toprağımızı birlikte tasarruf ediyoruz. Bu yurt, bu toprak, bizimle yoğrulmuştur, biz onunla yoğrulmuşuz. Hamurumuz, çamurumuz aynıdır. Şehirlerimizi, köy ve kasabalarımızı, kütüphanelerimizi, sebillerimizi, hanlarımızı, hamamlarımızı, hep birlikte sahiplenmiş bulunuyoruz.
Bütün bu, tüm dünyadan değerli varlıklarımızı ve birlikteliğimizi A.B. uğruna mı feda edip parçalanıp birbirimizden ayrılacağız, ufalanıp yok olacağız? A.B. bizim için, tez değil, antitezdir. İslâm Birlik ve Bütünlüğü önünde bir antitez, alternatif bile olamaz. Tüm islâm âlemince sun’i bir bölünmüşlüğü yaşıyorsak, bu böyle sürüp gidecek değildir. Allah’ın izni ile tarih dönecek, talih dönecektir. Daha çok parçalanma değil, yeniden büyüme ve bütünleşme günü gelecektir. Bu, kaderin bizim için sakladığı bir sırdır.
Bu; DİRİLİŞ YOLU sırrıdır. Toplumun bağrında açılmak istenen yaraları kim iyileştirecek? Yıkılmak istenen Millet Binasının duvarlarını kim onaracak? Açılan çatlakları kim kapatacak? Sorularının cevabı da bu sırda gizlidir.
Bu yol, Diriliş Yolu, bilinçli aydınların görev için koşacağı bir yoldur. Milletimiz büyük, kök sağlam, temel eşsizdir. Binbir hâtırayla örülü geçmiş, acı-tatlı ortak yaşantılı şimdiki zaman ve ancak birliktelik gücüyle gerçekleşebilecek gelecek umudu bulunmaz hazinemizdir.
DİRİLİŞ GÖRÜŞÜ, İSLÂM MİLLETİ gerçeğine dönüş işaretiyle, yolu aydınlatacak, ufukları aydınlatacak ve bu umudu gerçekleştirecektir.
Elbet, Allah’ın izniyle.
Add comment Haziran 30, 2008
Edebiyatın “Elif” kapısı Karakoç dosyasıyla açıldı
İlk sayısı okurla buluşan edebiyat ve kültür dergisi Elif, Sezai Karakoç dosyası açarak şairi okurlarına farklı yönleriyle tanıtıyor. Hayriye Ünal’ın “Sezai Karakoç Olmak” başlıklı yazısı önemli soruların cevaplarını arıyor: “2008 yılı başında Sezai Karakoç hakkında şu sorunun yanıtını öncelikli olarak önemsiyorum: Sezai Karakoç’un sanat deneyimi bir bütüncül deneyim olarak bizler için ne ifade etmektedir? Sezai Karakoç, salt Sezai Karakoç olmakla ilgilenenler için içeriğini sızdırmaz bir bütüne dönüşmüştür.(…) Karakoç’u evvela, Orta Doğu coğrafyası ve İslam Tarihi düzlemlerinde oluşmuş bir bilinç olarak görmek doğrudur.(…) Karakoç’u büyük yapan unsur içini özenle doldurduğu Diriliş kavrayışı ise, şair yapan unsur da bu merkez kaç eşya çekimine kapılabilme yetkisidir” Nejat Aday’ın “Diriliş ve Sezai Karakoç”u, Prof. Dr. Murad Sönmez’in “Sezai Karakoç’un Türk şiirindeki özgün yeri” yazılarının yanı sıra Sezai Karakoç’un Bediüzzaman’ı anlatan bir yazısına da dosyada yer verilmiş. Safa Mürsel “Medeniyete misyon biçmek”, Ömer Bahadır “Adı konulmamış bir ticaret: Kurtaralım derken tüketim, reklam ve televole malzemesi yapılan kadın”, Gülşen Uysal “Kültürel kalkınma”, Erdem Sadi Yargıcı “Hegel’den Foucault’ya İslam’ı düşünmek” yazılarıyla Elif’te yer alan isimler.
Vietnam savaşına katılmamak uğruna doğup büyüdüğü Amerika’yı terk eden Fred Reed ile yapılan söyleşi Bediüzzaman ağırlıklı. Metin Karabaşoğlu ise yazısında Anadolu Kavşağı- Gizli Türkiye’ye Yolculuk’un yazarı Orta Doğu ve Balkanlar Uzmanı gazeteci Fred A. Reed’in şu sözünü okura ulaştırıyor: “Batıyla birlikte anılmak istemem”
1 comment Haziran 2, 2008





